Ah Dünya Vah Dünya

Of, oof, ooof, oooof! Yine merdiven, yine merdiven! Nereye gitsem daha da büyüyerek peşimden gelen merdivenler… Kaderim oldu galiba merdiven, ne kadar uzaklaşmaya çalışsam da yolum dönüp dolaşıp ona çıkıyor. Farklı şehirlerde, farklı anılarla tamamlanmaya çalışılan farklı hikâyelerde kendimi buluyorum. İn in bitmez, çık çık hiç bitmez merdivenlerde aynı yorgunlukla değişen umutların peşindeyim. Neyse in, in bitecek, ha gayret az kaldı. Aman dikkatli ol. Geçen gün düştüğünü unutma. Bir de çok kibar düşmüşmüşsün. Düşmenin kibarı mı olur? Bildiğiniz düştüm işte… Olmadık yerlerde düşmek de mi kaderim acaba? En düz yollarda, hatta arabadan inip ayak bastığım yerde düştüğümü bile bilirim, tökezleyip düşer ve kimsenin görmediği yaralar açarım kendime. Yaralarımı sahiplenip yürümeğe devam etmişliğim de çoktur.

Ha şunu söylemeden de geçmeyeyim, yoksa haksızlık yaparım çooook sevdiğim merdivenciğe.  Merdiven de merdiven hani… Manzara of ki of… Bir güneş batışı var ki anlatmaya sözcükler kifayetsiz kalır. Sözcüklerimin yettiği kadarıyla anlatayım istiyorum. Gökyüzü turuncunun, kızılın, morun en güzel tonlarına bürünür. Mavi sonsuzlukta ufuk çizgisi, bir ressamın fırça darbelerinden ortaya çıkmış bir tablo gibidir. Öyle bir tablo ki bu tablo, baktıkça güzelliğine hayran bırakır ve insanın içini bir huzur kaplar. Sonrasında huzur, şükre dönüşür.

Neyse ki tökezlemeden, düşmeden merdivenin son basamağına geldim ve merdiven bitti şükür! Bir şükür de bu sefer ağaçla çarpışmadığıma gelsin. Bir arkadaşım çok seneler önce bir ağaçla çarpışmıştı. Çarpıştığının ağaç olduğunun farkında olmayan arkadaşım, özür diledikten sonra farkına vardı bir ağaçla çarpıştığının. Çok gülmüştüm o zaman. Seneler geçse de bugünkü gibi gözümde canlanır. Aaaayyy! Ne oldu, ne oluyor! Ağaçla çarpışmamış olmam, bir kediyle çarpışmayacağım demek değilmiş ki bir kediyle çarpıştım. Eh, seneler önce sen misin arkadaşına gülen! Şimdi sana kim gülsün? Kırk yıl düşünsem bir kediyle çarpışacağım aklıma gelmezdi. Gerçi ben yolumda giderken kedicik bana çarptı. Ben bir ayladım ama maşallah kedicik hiçbir şey olmamış gibi motorlu kuryeye, son hızla koştu. Galiba siparişi vardı. O yüzden mi acele ediyordu da kocaman beni görmedi ve biz çarpıştık. Neyse ki hasarsız atlatılan bir çarpışma oldu. Bir şükür sebebi daha… Şükür de ben mi yoksa kedicik mi özür dilemeliydi? İkimiz de özür dilemeyi düşünmeden binbir düşünce içinde yolumuza devam ettik.

Şimdi de karşıya geçme problemiyle karşı karşıya kalan bir ben. Yahu, şu ışıkları hiç anlamıyorum. Nasıl geçeceğim karşıya? Sağdaki araçlar durdu, soldakiler niye durmadı? Yaya geçidindeyim, acaba bir adım atsam mı? Dur atma! Bunlar yaya geçidi falan anlamıyor. Hah, bir sarı taksi durdu. Sağdakiler duruyor zaten. Geç kızım, geeeçç!  Hatta koşşşş! Töbe töbe! Sağdaki hayırdır, benim geçmemi mi bekledin hareket etmek için? Sağ salim bunu da atlattık. Sana teşekkür ederim, sarı taksideki şoför beyciyim. Sağdaki canavar, sana ne desem az kalır. Bende seneler öncesi hiç bitmez. Seneler öncesinde bu sefer ilkokula giden mimi mini bir çocuktum. Okul dönüşü karşıdan karşıya geçmek için kaldırımdan bir adım indim. O anda bir araba bana çarpıp beni savurdu ve arkasına bakmadan kaçtı. O günü de yaşadığım onca şey gibi hiç unutmadım. Seneler öncesi zihnimde bir bir canlanıp birbirine karışırken kendimi yolun karşısında  kedicikle göz göze buldum. Demek ki kedicikle bugün yolumuz birleşti. Yola devam.

Hadi bakalım kızım, daha neler olacak! Yürüyelim ve görelim. Poncik arayıp bir şeyler yiyelim deyinceye kadar, sabahın köründen beri bir şey yemediğim aklıma gelmedi. Bir işten diğerine koşup aynı zamanda da zihnimdeki düşünceleri ve tilkileri zapt etmeye çalışırken zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım. Az gittim, uz gittim dere, tepe olmasa da düz gittim ve mekâna geldiiim!

Hemen çık, gel diyen Ponçik Hanım, daha gelmemiş. Ne zaman bu mekâna gelsem çalan müzik beni benden alıyor, duygudan duyguya savuruyor,  ya ruhumun en derinlerine iniyor ya da şahlandırıyor. Yine beni benden alan müzik ve ruhumun en derinlerindeki ben ve yaşanan onca şey… “Senin derdin hiç bitmiyor Dünya…”  Ah Dünya, ah! Hiç mi bitmez senin derdin? “Ne verdin ki ne alasın. Hem yıkıla hem yanasın. Sonsuza dek dert bulasın…”  demiş söz yazarımız.  Vah ki vah! Nasıl bir beddua bu, şairim, yazarım? Bedduanın da tutacağı tutmuş da lakin dünyaya değil… Peki, mekânda çalışan abla ile bana hangi şair, yazar böyle söz yazmış da tam on ikiden vurmuş?

Beklerken “Çay içer misin? diyen sesle gittiğim ruhlar âleminden mekâna indim. Şarkı da bitmiş. Şarkıya öyle dalmışım “dalmak değil, başka âlemdeydim” ki ablanın dikkatini çekmiş. Aynı âlemlere uçtuğum canım ablam, “Dün gece, ben de sabaha kadar bu şarkıyı dinledim. Hem dinledim hem de ağladım.” dedi. Sağ olsun, abla çay alıp geldi. Birlikte kapının önüne çıktık. Neden mi? Tabii zıkkımlanmak için. Hee! Ponçik Hanım göründü. Ah,  Poncikim, ah! Nerede kaldın? Sen gelene kadar mekândan mekâna, âlemden âleme gittim, geldim.

Ne yediğimizi sormayın. Yedik işte bir şeyler. Önemli olan ne yediğimiz değil, açlıktan ölmedik ya o bize yeter. Beni çağıran Ponçik Hanım, hesabı bana kitledi, tabii…  A ha! Bu kadar da değil, yok artık! Hesap ödemeye kalkmamla aynı şarkının başlaması bir oldu. Bu bir işaret mi acaba ya da hayatın sıradan akışı mı? Ne olursa olsun bazen bizler, en basit anlara dahi gereğinden fazla anlam yükleriz.

 


İlginizi Çekebilir

Ayran

Fazilet GENÇ AKARÇAY

Bir Tevellüt Hikayesi

Türkan VARDAN BAYDAR