Camdaki Yırtık

“Kendi hayatından kaçan, başkalarının cehennemine uyanır.”

İlk bakışta fark edilmezdi Rüyam. Kalabalıkta eriyen, ama yalnızlıkta parlayan bir yüzü vardı. Saçları gümüşle karışık siyah, sanki her teli, hafızasından bir gece çalmış gibiydi. Gözleri koyu ela ama tam kararında durmazdı, ışığa göre ya kızıla çalardı ya da içi boş bir kahverengiye. İstanbul’dan kaçıyordu. Gözünün altında iyileşmemiş bir morluk, dudağının kenarında yarı silinmiş çatlak. Sırtında yorgun bir valiz ve bir mektup. Adını bile ardında bırakmıştı. Rüyam, artık terkedilmiş bir sınır kasabasında, bir zamanlar göçmenlerin kaldığı yıkık bir pansiyonda yaşamaya başladı. Pencereler perde değil, gazete kaplı. Odanın bir köşesinde duran valizini açmadı. Duvarda takvim vardı, ama günleri eksikti. Ayakkabısını tersten giydiğini üçüncü günü fark etmişti. Pansiyonda ahşap zeminleri geceleri rüzgârdan iç çekermiş gibi çıtırtılarla uyanırdı. Ama en kötüsü 03:15’te gelen o sessiz tıklamaydı. Başta fare sandı. Sonra rüzgâr ama üçüncü gece camın üzerindeki gazete yırtıldı. Gece içerden dışarıyı ilk kez görebildi. Dışarda penceresinden ona bakan biri vardı. Ama gölgesi yoktu. Rüyam bu varlığı ertesi gün, kasabanın tek açık dükkânı olan eski kitapçıda idrak etmişti. Tozlu raflar arasında, el yazması bir deftere uzanmıştı ki aniden arkasından bir nefes hissetti. Soğuk, bayat bir nefes. Döndüğünde kimse yoktu. Ama kitapçının sahibi, gözlerini yere indirerek fısıldadı:

“Sen… o pansiyonda mı kalıyorsun?” Rüyam başını salladı. Yaşlı adam titredi. “Onun evi orasıydı. Vaktiyle gelen göçmenlerin içinden biri… hiç gitmedi. Et yemez, ama ruh kokusunu severmiş.”

Rüyam, sessizce dükkândan çıktı. Kapı ardından ağır ağır kapandı. Kitapçı bir süre yerinden kıpırdamadı. Sonra, karanlık arka odaya yöneldi. Titreyen elleriyle, ahşap bir çekmeceyi açtı. Eski bir masa telefonu duruyordu içinde. Ahizeyi kaldırdı. Nefesi boğazına düğümlenmiş gibiydi. Sonunda, boğuk bir sesle fısıldadı:

“Alo… burası Hakkı Kitabevi. Sanırım… o tekrar döndü.” Cümle tamamlanmadı.

Karşı taraftaki ses uzun süredir böyle bir çağrıyı bekliyor gibiydi. Sadece, kısa bir yanıt geldi: 

“Emin misin?”

Kitapçı, gözlerini kapattı. Ve bir dua mırıldandı ne kimse için ne kendisi için. Sadece… çok geç olmaması için.

Rüyam, pansiyonun dışındaki çöplüğe yürüdü. Elinde buruşmuş, üzerinde isim yazılmamış bir mektup vardı, kâğıt ise nemden kıvrılmıştı. Mürekkep yer yer akmıştı... cümlelerin çoğu okunmaz hâle gelmişti ama bir satır hâlâ seçilebiliyordu.

“Beni bulursan, gitme” o sırada kasabanın derinlerinden siren sesleri yükseldi. Önce uzak, sonra giderek yaklaşan… pansiyonun penceresindeki gazete, rüzgârla değil, içeriden esen bir nefesle yeniden hafifçe dalgalandı. Rüyam bakmak istemedi ama bakışını kaçırmadan duramadı. Camın ardındaki gölgenin kolu vardı ama gölgesi yoktu.

Kitapçı hakkı, telefonun ahizesini hâlâ kulağında tutuyordu. Karşı taraftan gelen ses tekrarladı.

“Yoldayız… ama bu kez geç olabilir.” Polis arabaları pansiyonun önünde durduğunda kapı açıktı. İçeride ne bir valiz vardı ne de mektup. Yalnızca rüzgârda savrulan, ortası yırtılmış bir gazete.

 


İlginizi Çekebilir

Nasibim

Ayşenur KARABACAK

İlüzyon

Sema UZUNKOCA

Karpuz Bahçesi

Hande EFE