Ünzile

Temmuz sıcağı ve iş yoğunluğu gün boyu perişan etmişti. İş çıkışında Nihan’la buluşarak Galata Köprüsü’nün altındaki salaş meyhanelerden birine gittik ve şansımıza deniz tarafındaki korkulukların yanında boş masa bularak oturduk. Yanımıza gelen garsona çerez ve bira söyledik. Doğa bizi hafif bir esintiyle ödüllendiriyordu. Yayalar, bizim masayla meyhanenin önüne konulan masaların arasından geçerek yollarına gidiyorlardı. Bir masa ötemizde üniversite öğrencisi olduklarını düşündüğüm kadınlı, erkekli gençler şiirler okuyor, Kafka’nın Dönüşüm’ü üzerine tartışıyorlardı. Bizim hizamızda, pencere önündeki masada ise bizden dokuz, on yaş büyük bir kadın tek başına oturuyor, içkisinden bir yudum alıyor, ardından beyaz peynir veya kavun tabağına uzanıyordu. Bir an göz göze geldik ve bakışlarımdan rahatsız olabileceği varsayımıyla hemen önüme döndüm.

Biz, günümüzün nasıl geçtiğine dair söyleşirken gençlerden biri, Kafka’nın Dönüşüm’ü için hayal gücünün sınırlarını zorlayan, nesnel gerçeklikle ilişkisi olmayan deli saçmalığı olduğunu ileri sürerken, yanındaki genç kadın, Kafka’nın sembolizmin dilini kullandığını, bir değişim karşısında insanların vefasız ve tutucu olabileceklerinin eleştirisi olduğunu söylüyordu.

Tek başına oturan kadın, içkisinden bir yudum alıyor, görme menzilindeki şeyleri aşarak bilinmeyen bir yerlerde bir şeyleri görmeye çabalıyor gibiydi. Önünden geçip giderken dönüp bakan insanları görmüyordu bile.

Nihan’la kendi âlemimizdeydik. Hayallerimiz, gelecek planlarımız üzerine konuşuyorduk. Oturma grubu köşe koltuk mu olmalıydı, kanepe takımı mı üzeri kadife mi olmalıydı, nubuk deri mi; yatak odası tek gardroplu mu olmalıydı, çift gardroplu mu; perdeler saten mi olmalıydı, keten mi? Çay bardaklarının şeklini bile konuştuk. Hatta buzdolabının ölçüleri üzerinden yalandan tartışma çıkarıyor, sonra da gülüşüyorduk.

Söylediğimiz ikinci biraları getiren garson, yan masada tek başına demlenen kadını işaret ederek;

“Abi sizin için uygunsa, rahatsız olmayacaksanız, bu hanım sizin masanıza gelmek istiyor.” dedi.

Dönüp kadına baktım, gülümseyerek bize bakıyordu. Ama bu gülümsemenin içinde bir hüzün, yalvarırcasına bir ifade gördüm, içim ezildi. Nihan memnun olur muydu, olmaz mıydı bilmiyorum ama ikimiz adına karar vererek;

“Tabii, buyursun.” dedim.

Kadın sandalyesinden kalkınca garson içki bardağını, kavun ve peynirden oluşan mezesini masaya taşıdı. Oturmadan bizi selamladı, adının Ünzile olduğunu söyledi, minnet dolu ifadeyle;

“Beni masanıza kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.” dedi.

Nihan;

“Rica ederim, hoş geldiniz.” dedi, biz de isimlerimizi söyledik.

“Oturduğum yerden sizi seyrettim. Birbirinize o kadar içten, o kadar güzel bakıyordunuz ki gözlerinizden yayılan sevgi ışınlarını birbirinizin kalbine gönderiyordunuz. Dünyada hâlâ böyle sevgilerin olduğunu görmek güzel bir şey.”

Yanımızda övülmekten hoşlanmayız, konuyu başka yöne çevirmek için;

“Tek başına demlenen kadınlara pek sık rastlanmaz.” dedim.

“Böyle tek takılmayı, kafa dinlemeyi severim. Çoğu akşam buraya takılır iki tek atarım.” dedi, sustu. Bir süre sessiz kaldı, sonra kendi kendine konuşurcasına, “Ama sürgit böyle olmuyor. Bazen bunalıyor insan. Yanında bir can, bir ses olsun istiyor. Oturduğum semtte köpeğini gezdiren birçok insan görüyorum. Bazıları hayvan sevgisinden olsa da çoğu yalnızlıktan…” diye ekledi.

Kafka’nın Dönüşüm’ü konusundaki tartışma ateşlenmişti, yükselen ses dikkatimi çekti. Novellanın saçma olduğunu savunan genç;

“Peki ama ailesi onu neden odasına adeta hapsediyor, yapılması gereken bu mu? Gregor Samsa odada ne hisseder?” diye çıkıştı.

Genç kadın gülümseyerek;

“Samsa ailesiyle kavga mı ediyorsun, hikâyeyi mi eleştiriyorsun belli değil de hissedeceği ilk duygu yalnızlık olur.” diye cevap verdi.

Neyse, Ünzile’ye hak vermemek elde değildi. Nihan, Ünzile’yi teselli etmek için;

“Yalnızlık bazen iyidir.” dedi.

“Yalnızlık veya kalabalık içinde olmak, tek başına anlamlı değildir.” dedim. “Çevremiz gereksiz insanlarla doluysa, yalnızlığı seçeriz, bu iyi bir yalnızlıktır. Yok, bizim değer verdiğimiz insanlar duyarsızlaşmış ve uzaklaşmışlarsa, bu kötü yalnızlıktır.”

“Evet!” dedi Ünzile; “Kafa dinlemek iyi de her zaman değil. Bazan her şey üstüme üstüme geliyor.”

Nihan;

“Zordur. İnsan kendi duygu ve düşüncelerinin cevabını zaten bildiği ve kendine bile söylemekten kaçındığı, onlarca sorunun saldırısına uğrar.”

Nihan, Ünzile’yi anladığını ifade etmek istemişti ama bunun kadının yarasını azdıracağını o an düşünmemişti. Konuyu başka mecraya taşımak için;

“Son zamanlarda birçok insan duyarsızlaştı, bu nedenle çevresindeki insanlarla ilgilenmiyor, duygudaşlık geliştirmiyorlar. Duyarlı insanların bazıları da kendi sorunlarıyla uğraşmaktan fırsat bulup çevresinde yalnızlık hisseden insanlarla hemdert olamıyorlar. Bu durumun kısa vadede ve kendiliğinden değişmesini beklemek doğru değil. Yine birçok insan, sorunlarını nasıl çözeceğini bilmiyor. Doğru yöntem birçok sorunu aynı anda çözmeye çalışmak değil, en önemlisini belirleyerek ona yoğunlaşmaktır. Çözülen her sorun, insanı güçlendirir ve diğerlerinin çözümünü daha da kolaylaştırır.” dedim.

Ünzile’nin yüzündeki buruk ifade gülümsemeye dönüştü.

“Peki!” dedi, Dönüşüm’ü beğenmeyen delikanlı,  “Şimdi, Gregor, Grete’nin çaldığı kemanın sesini duyunca hoşuna gidiyor ya böcek müzikten ne anlar, o ses karın doyuruyor mu bari?”

Bir kadın arkadaşı;

“Karnını doyurmuyor ama daha önemli bir işe yarıyor, ruhu doyuyor.” diye cevap verdi.

Ünzile bana bakarak sordu;

“Ne güzel konuştunuz, öğretmen misiniz?”

“Güzel konuşmaları hâlâ öğretmenlerden beklemek güzel. Hayır, ben başka iş yapıyorum.” dedim ve Ünzile’nin yaşının zannettiğim gibi bizden çok da büyük olmadığını ama yüzünün yıpranmış olduğunu fark ettim.

“Ben yine aynı konuya döneceğim, birbirinize öyle güzel bakıyordunuz ki... Özellikle öyle bakmıyordunuz, o sizin içinizden geliyordu. Evli misiniz?”

Nihan;

“Değiliz.” dedi.

“Birbirini böyle seven insan az bulunur.” dedi Ünzile, “Hemen evlenin. Sabahleyin uyanır uyanmaz beyfendinin kahvaltısını hazırlayın, jilet gibi ütülediğiniz elbisesini, kar beyazı gömleğini giydirin. Giymesi için ayakkabılarını çevirin, öperek işe uğurlayın. Beyefendinin sevdiği yemeklerin listesini yapın, her gün listeye göre sevdiği yemekleri pişirin. Her gün temizlik yapın, köşe bucak tertemiz olsun, bahar gibi koksun. Günde iki kez arayın, sesini duyun, sesinizi duysun. Salon penceresinin bir tarafına Japon şemsiyesi, diğer yanına kauçuk çiçeği koyun. Balkonunuz menekşe ve kaktüslerle süslü olsun.” 

Gözüm Nihan’a ilişti, buruk gülümsemeyle Ünzile’ye bakıyordu. Başka bir ortam olsaydı, ben evliliğe karşıyım, insan doğasına aykırıdır. İnsanlar arasındaki birliktelik yalnızca gönüldaşlığa dayanmalıdır, derdi. Ama;

“Önerileriniz için teşekkür ederim, uygulamaya çalışacağım.” dedi.

Yalnız Ünzile, karşı masada tek başına otururken öyle yapmıyordu ama şimdi yanımızdan gelip geçen insanlar, sağdan geldiklerinde başını sola, soldan geldiklerinde ise sağa çeviriyordu. Bu davranışı Nihan’la aynı anda fark ettik ve göz göze geldik. Nihan, gözleriyle “Neden?” diye sordu, ben de aynı şekilde “Bilmiyorum!” dedim.

Ünzile bakıştığımızı görünce;

“Buradan beni tanıyan birileri geçebilir. Bu da yanlış anlaşılmaya neden olabilir. Benimle birlikte görülmekten rahatsız olabilirsiniz. Eğer isterseniz masanızdan kalkabilirim.” dedi.

“Rica ederiz.” dedi Nihan, “Oturun, niçin rahatsız olalım ki?”

Birkaç saniye düşündü,

“Hayat kimi insan için coşkun akan acımasız bir ırmak olur. Siz kıyıya doğru yüzüp kurtulmaya çalıştıkça o ırmağın ortasına götürür. Akıntıya karşı kürek çeken akılsız kayıkçı gibi çabalarsınız, ilerlediğinizi sanırsınız ama aslında ırmak sizi sürüklüyordur.”

Epey suskun kaldıktan sonra, “Ben, herkesin içinde rahatça söylenebilecek bir iş yapmıyorum.” dedi. Başıyla Yüksek Kaldırım’ı işaret ederken, düğümlenmiş sözcüklerin bağını gevşetmiş gibi “Benim işyerim o tarafta.” diye ekledi.

İçim burkuldu, boğazım düğümlendi.

“Bir iş, yalnızca özelliği açısından değil, hangi anlayışla yapıldığına göre anlam kazanır.” dediğim sırada, yan masadaki aykırı genç sesini yükselterek;

“Babası bir elma atmış, o da Samsa’ya saplanmış ve ölümüne neden olmuş... Elmanın bir canlıya saplanacağını ve ölümüne neden olacağını düşünebiliyor musunuz?” dedi.

Karşısındaki kadın;

“Bak arkadaşım, sana Oscar Wilde’ın bir şiirinin son dizelerini okuyayım: Kimi gözyaşı döker öldürürken / Kimi kılı kıpırdamadan / Çünkü herkes öldürür sevdiğini / Ama herkes öldürdü diye ölmez” dedi, bir süre sessiz kaldı, ardından sordu; “Anlatabildim mi?”

Ben sözlerime;

“Meslekler değil, o işi yapan insan saygın veya aşağılıktır. Eğer birileri sizin yaptığınız işi ahlakla ilişkilendiriyorsa, o insanlara ahlaksız olanın, iş mi yoksa o işi yapmak zorunda bıkaran kişiler ve koşullar mı diye sormak gerekir.” dedim.

Ünzile’nin yüzü güldü. Saatine baktı;

“Sizin gibi insanların varlığını hissetmek umut veriyor. Neyse, bana müsaade, zamanım doldu.” dedi ve hesap ödemeye yöneldi.

 Nihan;

“Ne yapıyorsunuz Ünzile Hanım, siz bizim misafirimizdiniz!” diyerek engelledi.

Vedalaştık. Ünzile işyerine doğru yürüdü. Birkaç adım sonra döndü, el salladı.

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               

 

 

 

 


İlginizi Çekebilir

Mirabel

Işın Nilgün GÜRTAV

Kavuşmaz Dere 2

Gurbet TURAN