Mandal
Yazdan kalma bir sonbahar günüydü. Takvimler Eylül'ü göstermese, kimse bilemezdi sonbaharın geldiğini. Bir kaç yaramaz yaprak vaktinden önce sararıp kızarmasa, kendini dalından aşağı bırakmasa, sert esen poyraz onları alıp uçurmasa, başımızı kaldırıp gökyüzünde göç eden leylekleri görmesek, kim derdi ki sonbahar gelmiş diye?
Denizde balıklar kıpır kıpır, balıkçı tekneleri onların peşinde, köpük köpük açığa doğru savrulan dalgalar... Kıyıdan epey açıkta kendilerini rüzgâra bırakmış sörfçüler. Kuş cıvıltıları, uzaktan gelen köpek havlamaları, başımın üstünden geçen uçakların homurtusu, bulutların ardına bir girip bir çıkan şakacı güneş, saksağanların kapı gıcırtısını andıran sesleri, hışırdayan yapraklar, açık camdan odama süzülen mangal dumanı kokusu, dışarıda ayak sesleri, aşağı kattan gelen televizyon sesi, yaşlı ceviz ağacının üzerindeki son bir kaç ceviz, karşıda sisler içinde hayal meyal seçilen Uludağlar...
Aniden bütün sesler susuyor, mutlak bir sessizlik…
Sonra bir kapı gıcırdıyor, bir köpek havlıyor, bir kuş cıvıldıyor, bir serinlik yüzümü okşuyor. Kardeşim öksürüyor, annem sofrayı kuruyor, bir başka uçak geçiyor, hurdacı “eskiler alırım” diye bağırıyor.
Gel eskici gel, boşa geçmiş hayatlar, gerçekleşmemiş hayaller, bir dolu kalp ağrısı, vefasız dostlar, korkular, pişmanlıklar var. Yerine bir düzine mandal versen yeter!