Mevsimler Üçlemesi 3-Mevsim Sarı Yaz
Bir gün, Avcının biri ‘Av Mevsiminde’ köpeğiyle birlikte geyik avlamak için ormana gitmiş. Köpeğini sessiz olması için tembihlemiş ve eğer karşıdaki ala geyiği avlarsa kendisine de et vereceğini söylemiş. Köpek hırslanmış tüm dikkatini ala geyiğe vermiş, onu avlayıp hakkını almak için tüm duyu organlarını harekete geçirmiş. Bütün gün geyikle köşe kapmaca oynamışlar, her seferinde geyik tam yakalanacakken ya avcının ya da köpeğin hışırtısıyla onları fark ediyor ve bir şekilde kaçıyormuş. Avcı ve köpek tüm gün yaşanan bu kovalamacadan bitap düşmüşler, üstelik çok da acıkmışlar ve yaprakları sararmış bir ağacın dibine oturmuşlar. İkisi de oracıkta karar vermiş, geyiği tek başına yakalayıp tüm eti tek başına yiyeceklerine yemin etmişler. Hikâye bu ya, onlar uyuklarken geyik tam da bu sırada Avcı’nın önüne oturmuş, köpek burnuna gelen keskin kokuyla hemen uyanmış, hafif homurdanınca da geyik fırlamış ama uzaktan onlara bakmaya devam ediyormuş, durumu fark eden Avcı kıpırdamadan ve açık olan tek gözüyle geyiği ayağından vurmuş. Köpeğin hırlaması ve heyecanını gören Avcı, önce onu bağlamaya karar vermiş, durumu fark eden Köpek, Avcı’dan önce geyiğin üzerine atlayıp onu parçalamış, öldürüleceğini anlayınca da Avcı’nın bacağını ısırmış. Öfkeden deliye dönen Avcı, tek kurşunla köpeği öldürmüş. Bizim ‘Ala Geyik’ ne Avcı’ya ne de köpeğe yar olmuş.
Kimden mi bahsediyorum. Kürşat Erbil, nişanlım, eski…. eski nişanlım, nam-ı diğer Avcı…. Hırsları uğruna nişanlısı dahil herkesi harcayan, oyun oynayan, kandıran, acımasız, zalim… Beni nişan günü ortada bırakan, üzerime beş ayrı şirket kuran ve bunlar üzerinden para aklayan, aç gözlülüğü yetmeyince de işin içine Bulgar mafyasını dahil eden adam... Ben kim miyim? Bu Avcı’ya inanan, bir zamanlar seven, kandırılan, sevgisiyle alay edilen, suçsuzluğunu ispat etmek için onu arayan ve hatta bulan, onunla karşılaştıktan sonra kendini aklamak uğruna ona yeniden inanan biri, Laçin…
Biri daha var. O, hayatımın neresine koyacağımı bilemediğim, kırmaktan korktuğum için evin en ücra köşesine koyduğum bir vazo gibi hem en uzakta hem de her düştüğümde yanımda olan, yokluğunda eksik hissettiren, varlığında sorgulatan, yanında aidiyetimi sorgulatan, bazen gölge olup beni kapatıp koruyan, bazen sanki tüm ruhum şeffafmış gibi beni gören, Çınar…
Bu garip hikâyenin anlaşılmaz üç tarafıydık ve her şey, Avcı’nın hayatımıza girmesiyle başladı. Hayatımızı tepe taklak ettikten sonra kaçıp giden bu adamın peşindeyiz işte.
Avcı’yı elimizden kaçıralı iki ay olmuştu ve yaptığımız tek şey ise başladığımız yere geri dönmekti. Ben bu hikâyeye tam 3 yaz feda etmiştim, yanlış anlaşılmasın üzerinden üç yıl geçmiş değil, henüz. Her şey bir ilkbahar mevsiminde başladı, ‘İlk Yaz’… Papatyalar, sarı mimoza, manolyanın açelyaya aşkı, kelaynak, mart kedileri, ishak kuşu, yasemin kokan gece, nisan yağmurları… Yeniden doğma, canlanma mevsimi. Benim içinse, sonun başlangıcı. Avcı’yı, İlk Yaz’da kaybetmiştim – aslında hiç bana ait olmamış ki-, O’ndan bu mevsimde vazgeçmiş ve Onu bu mevsimde bulmuştum.
Hayatımız yeterince karışmış, ortam iyice kızışmıştı. Mevsim boncuk boncuk terlediğimiz ‘Sıcak Yaz’ a devrildi. Buğdaylar, ayçiçeği tarlaları, cırcır böceği, eyyamı bahur, iğde ağacı, yeşil nohut demeti, Köpek Takım Yıldızı, Sirius, Avcı, köpek günleri… Avcı’ya bu mevsimde, kendimi aklamak uğruna yeniden inanmış, birlikte yol alıp sınıra gitmiştim. Yine bu mevsimde tekrar ihanete uğramış, yarı yolda bırakılmıştım. Ben iflah olmaz biriydim. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değil, ben değiştim ve size yemin ediyorum ki bu hikâyenin ‘Ala Geyiği’, kurbanı ben olmayacağım…
Şimdi ise mevsim, her şeyin fırtına öncesi sessizliğe büründüğü, ağaç yapraklarının usul usul sarardığı ve hatta kızarıp yapraklarını döktüğü, kuşların göç ettiği ‘Sarı Yaz’… Geçirdiğim iki yazda da o mevsimlere ait olan duyguları yaşayamadım, biliyorum şimdi de öyle olacak. Yani anlayacağınız ne yaprak döken ne de göç eden ben olmayacağım…
Bildiğim başka bir şey daha var: bu Sarı Yaz, son yazımız olacak…
……
-Vira Bismillah, vira vira. Ağlara asılın, asılın ulan, geliyor mübarekler. Hay maşallah size, neredeydiniz oğlum yollarınız gözledik kaç aydır. Av yasağı kalktı abla, bizim ekmek mevsimi başladı, biz mutlu olmayalım da ne yapalım.
Geminin kaptanı benim meraklı bakışlarıma karşılık konuşuyordu, onların bu heyecanına nasıl bir bakış attıysam artık. Çınar da ağların bir ucundan tutup mevsimin ilk hasadına kendince yardım ediyordu. Diyeceksiniz ki bu kahramanlarımızın ne işi var denizin ortasında, haklısınız da. Bende kendime sorup duruyorum aylardır bir labirentin içinde, kedi fare oyununa düştük. Edirne- Bulgaristan- İstanbul üçgeninde, bir içerde bir dışardayız. En son aldığımız istihbarat ile Kürşat’ın Burgaz Ada da olduğu duyumunu aldık. Vapur saatlerini bekleyecek vaktimiz olmadığı için de bir balıkçı teknesiyle kendimizi adaya bıraktıracağız.
Ada limanına indiğimizde günün ilk ışıkları yeni yeryüzüne iniyordu, hava hafif keskin, yağmurluğuma sarıldım. Üşüdüğümü anlayan Çınar ‘Hadi gel, ilerde bir pastane var, çay içip ısınırız biraz’ dedi. Tekneden inmemle birlikte bir ağırlık çöktü üstüme, yorgunluk muydu yoksa, ayların huzursuzluğu mu, ya da her şeyin bu ada da nihayete ereceğini mi anladım, bilemiyorum.
Ben hareket etmeyince hızlı adımlarla ilerlediği yoldan geri dönüp koluma girdi ve nedense içim titredi. Aynı hızlı adımlarla yerlere savrulan yaprakların üstüne basa basa ona yetişmeye çalışıyordum. Oturduğumuz pastanende küçük bir çocuğun martılara simit fırlatışını izliyorum, biri iniyor, biri kalkıyor ve o çocuğun martıların her simit kapışında ki mutluluğu, kahkahası… Onun mutluluğunu kıskandım, annesinin kucağına koşup martıları işaretleyişini, biraz daha simit deyişini, annesi yeter dedikçe annesinin çekiştirdiği eteğini, mızmızlanışını….
Havada bulutlar toplaşmış, yağmaya niyetlenmişler ama bir karasızlık hâkim, ardından peşi sıra güneye yönelmiş göçmen kuşlar, şimdi de onları kıskanıyordum. Hiçbir şeyi umursamadan, mevsimleri gelince arkalarına bakmadan gidiyorlar, bende gitmek istiyorum işte, ama nereye…
-Çayın soğudu, hadisene, sıcacık simitlerimiz de geldi, gevrek gevrek. Laçin sen nereye bakıyorsun?
-Göçmen kuşların sonbahar yolculuğu başladı.
Çınar kafasını kaldırınca, kuş sürüsünü gördü, geniş bir tebessüm yayıldı yüzüne. ‘Ne güzeller, sıcak memleketlere, yeni yuvalarına kanat çırpıyorlar ve asla birbirlerinden ayrılmıyorlar, herkes birbirine sahip çıkıyor.
-Eğer bir ailen varsa ona sahip çıkarsın yoksa da yanlış yollara saparsın. Bizi Kürşat’la yan yana getiren kimsesizliğimizdi aynı yerden yara almıştık. Yara aynı olunca inanmak da kolay oluyor, yoksa ben…
Çınar’ın sesi gerilmişti, yüzünde beliren az önceki gülümseme sonbahar güneşi gibi birden kayboldu. Bu adamın bakışları da bir ısıtıyor bir korkutuyor. ‘Bunları bana neden anlatıyorsun, neden sürekli kendini açıklamak zorunda hissediyorsun.’ diyerek hesap soruyordu
-Sen aslında bana her gün yüzlerce soru soruyorsun, bunların ağzından çıkmasına gerek yok. Dışarıdan kolay kandırılan biri gibi gözüktüğümü biliyorum, Kürşat gibi birine güvenmem de bunu destekliyor ama öyle değil, bazen beni anlayamadığını hissediyorum, soramıyorsun da.
Masanın ortasında duran vazoyu kenara koyup bana doğru yaklaştı, kısık bir sesle ‘Ben seni yargılayamam, neler yaşadığını bir tek sen bilirsin, kimseye, ben dahil kendini açıklamanı istemiyorum’ bu sefer sesi merhametliydi, bu korumacı tavrı beni hem sinirlendiriyor hem de… Bazı şeyleri insan kendine bile anlatamıyor, offf…
İkisi de denize doğru dönmüşlerdi şimdi, kendi kafalarında ki sorulara cevap arıyorlardı, tam üç çay gidip geldi masaya ve bu ana kadar ikisinin de ağzını bıçak açmadı, ortamda ki tek ses martıların bağrışlarıydı. Laçin bu sessizlikten rahatsız oldu ‘Göçmen kuşlar..’ diye başlayacakken Çınar hırsla araya girdi ‘Konuyu değiştirmeye çalıştığının farkındayım, seninle gerçek anlamda ne zaman konuşabileceğim, tahmini bir tarih verebiliyor musun?’ Laçin bakışlarını kaçırarak, önüne baktı.
-Öyle olsun, madem kuşlardan devam ediyoruz, Kuzey Sumrularını bilir misin, göçmen kuşlarının şampiyonu. Yıl boyunca iki kutup arasında en uzun göçü gerçekleştirir. Aylarca yere konmadan, tam 70.000 km yol kat ediyorlar, rüzgar akımlarını kullanarak enerji tasarruf ederler, ortalama 30 yıl yaşar ve hayatı boyunca 3 milyon km’den fazla uçar. Bu süre aya gidip gelişe eşittir. Hepi topu 100 gramlık bir kuş için bu, akıllara durgunluk veren bir olay. Peki sen böyle bir yolculuğa dayanabilir miydin?
Laçin, önüne bakarak ‘Bilmiyorum’ diyerek kestirip attı.
-Ben yaparım, sen de yaparsın, biz Sumrulardan daha güçlüyüz. Ama yolculuğu kimle yaptığın önemli ve sumrular rüzgâr akımlarını nasıl kontrol ediyorsa biz de edebiliriz. Hayatımızda dalgalanmalar olur, düşeriz de bu bizim yolculuğu tamamlayamayacağımız anlamına gelmez. Sen sadece yola ve yol arkadaşına bak.
Laçin ne diyeceğini bilmiyordu ne anlatıyordu bu adam böyle, birden ‘Kalkalım mı’ diye sordu tam o sırada Çınar’ın telefonu çaldı ve kapattıktan sonra yutkunup ‘Galiba Kürşat’ı bulduk, polise haber veriyorum’ dedi.
Laçin O’nu daha önce de bulmuştu ama kaçmıştı ve sonra yine kaçtı. Heyecan, belirsizlik ve korkuyla karışık duygulardan sonra ayağa kalktı. ‘Bitirelim hadi şu işi’
….
Bahçeli bir evin önündeydik ve Kürşat içerdeydi. Çınar’ ı ikna ermek zor oldu ama polisler gelene kadar O’nu son kez ve yalnız görmek istiyordu, onunla yüzleşme vakti gelmişti.
Başına geleceklerden habersiz bahçede olta atıyordu. Laçin bahçeye doğru yürüyordu, attığı her adım kalbini sıkıştırıyordu. Her şey aslına, başladığı yere döner. Buruk bir tebessümle pencere dibindeki açelyaya baktı evet açelyanın bir suçu yoktu ama…. Kürşat’ın sırtı dönüktü, acı bir tebessümle kara bulutların doluştuğu gökyüzüne baktı, Onu sevmişti, yol arkadaşı olacaktı, şimdi ise polise teslim edecekti. İkisinin de kimsesizliği birbirlerine bağlanmasını kolaylaştırmıştı, o yüzden gözleri bu kadar kör olmuştu ya. Kimsesizlik, diye düşündü. Kimsesizlik sonbahara nasıl da yakışıyor. Bu mevsimde ‘kimsesizlik’ mevcut sayısını iki daha arttırdı. Derin bir nefes aldı, sokakta köpeğin biri havlıyordu, ‘Her şey bitti Kürşat, yolun sonu’ diye bağırdı. Kürşat sanki Onu bekliyormuş gibi sakince döndü. ‘Bitti mi gerçekten’. Ona karşı kollarını açmıştı ‘Bitsin artık, öldür beni, hadi, bennn kötü biriyim.’ Bu son cümle zor ağzından çıkmıştı.
-Bitmeyen yol gibisin, her seferinde şimdi bitti diyorum, sonra bir dönemeç, bir dönemeç daha. Yolun sonuna geldiğimi zannettikçe daha çok yoldan çıkıyorum. Seni hayatıma alırken hata yaptım, çıkarmak içinde hayatımı mahvetmeyeceğim, polisler gelecek birazdan, kapıda adamlar var kaçamazsın.
Kollarını yine açtı ‘Beni vur ama onlara vermee, her şeyi burada sen bitir ve asla vicdan azabı çekmeee. Ben o kodese yine giremem, yapamam, oraya dönemem, yapma n’olur, beni sen vur, ama onlara vermeeee’ sesi gecede yankılanıyordu, yalvarıyordu.
Ağlıyordu geri zekâlı, ağlıyordum, ikimizde bulutlu ve soğuk bu sonbahar gecesi çocuk gibi ağlıyorduk. Sokağı delip geçen siren sesini duyunca ayağımın yerle bağlantısının kesildiğini hissettim, bayılıyordum galiba, düşmeden önce Çınar’ın sesini duydum, birde havlayan köpeği, gerisi karanlık.
….
Türk filmlerinde zamanın akıp geçtiğini dökülüp giden takvim yapraklarından anlarız, gerçi takvim de kalmadı artık ya, bizde de tam 30 takvim yaprağı kadar geçmiş zaman. Batmakta olan güneşi sahil kenarında elimde saleple bekliyorum, beklediğim biri daha var, Çınar. Elinde kestane paketi ile geliyor. Kürşat yakalanırsa, her şeyin başka olacağını zannederdim. Onun üzerime attığı suçlardan aklandım ama, insanoğlu işte.
Çınar yanıma oturdu bir nefesle, kestaneleri uzattı bir taraftan. Elindeki paketi aldım tek seferde ‘Sonbahar, benim için kestane ve saleptir.’
-Sonbahar, bana da kasveti ve geceyi hatırlatır hep, erken gelen geceler, her gün daha ileriye giderler, pek haddini bilmezler, canım sıkılır. Sonbahar, bir yanım kırıktır hep.
Bu son cümleyle kahkaha atıp içten gülmüştü ‘Zorlasam bir şiir çıkar bu dizelerden’ dedikten sonra önce gökyüzüne sonra bana baktı ‘Sonbahar, şiirin ve şairin mevsimi…'
Gözleri parlıyordu benimkiler ise bir o kadar soğuk. Mutsuzdum, umutsuzdum, herkesin keyfi kaçsın istiyordum, ne kadar da bencilce. Kendi depresyonumda herkes boğuluyordu ‘Göçmen kuşlar da evlerine gitti, peki ben nereye aitim, kime gideceğim yeni bir yol çizmek o kadar zor ki…’
-Var olan yoldan yürü, yoluna taşlar çıkmış olabilir onları yolumuzdan attık, sadece yürümek lazım şimdi, bırak yanında olayım.
‘Bu yol, benim yolum’ demiştim hiddetle, bu öfkenin sahibi Çınar değildi ama yanımda o vardı. Tüm vücudunu bana dönerek kısık bir sesle ‘Kürşat’ı, onun yaptıklarını ve kendini suçlamayı bırak artık’
‘Unuttum onu’ bunu bir çırpıda söylemiştim. Çınar nefesini boşaltıp yüzünü tekrar sahile döndü ‘İnsan unuttuğunu hatırlıyorsa unutmamış demektir.’
Bu cümle canımı yakmıştı, doğruydu belki. Ama benim önce kafamı belki kalbimi boşaltıp kendimi bulmam lazımdı. Elimdeki kestaneleri ve salebi banka bıraktım, derin bir nefes aldıktan sonra ‘Ben kendime yol olmadan, başkasına yol arkadaşlığı yapamam, anlıyor musun?’ arkama bakmadan sahil boyunca koştum, koştum. Dakikalar sonra ancak durabilmiştim, garip hissediyordum, tanıdık bir duygu asla değildi. Yüksek bir yerden düşmüş gibiydim, biri karnımı yumrukluyor ya da boğazımı sıkıyordu. Sonunda bana ne olduğunu anlamıştım.
Galiba ağacımda kalan birkaç sararmış yaprağım da düşmüştü, ıpıssız kalmıştım şimdi, hani yaprak döken ben olmayacaktım. Çınar’ın dallarını da kırmıştım. Her şeyi yıkmak bana, ayrılık da bu mevsime yakışırdı zaten….