İnsan O Canavarla En Çok Ne Zaman Karşılaşıyordu
İnsan, o canavarla en çok ne zaman karşılaşıyordu, biliyor musun? Tam da kendini en güçlü, en mutlu hissettiği anda… Yaşadığı kıtlığın, hüznün içinde bile ayağa kalkmaya çalışırken.
Acımasızca canını acıtıyordu, içini kanatıyordu. Ölümden sonra insanın damarlarındaki kan nasıl çekilip gidiyorsa, onlar da sen ölmeden kanını tüketmeye çalışıyordu. Aslında sen çoktan hüznün içine düşmüştün; bu kadar siyaha şahit olduktan sonra kolların, kanatların hatta ayakların varken bile kendini yokmuş gibi hissediyordun, ama yine de gözlerini senin kanına dikmişlerdi.
Kanın akmaya başladığında ise yüzleri gülüyordu. Oturdukları koltukta derin bir nefes alıp ruhları rahatlamış halde, “çok şükür” diyebiliyorlardı.
Canı hâlâ yanıyordu. Elinde kırmızı bir torbayla çarşıya doğru yürürken küçücük bir serçenin ekmek kırıntılarıyla karnını doyurmaya çalıştığını gördü. Çantasından bir şeyler çıkarıp onun yanına bıraktı, sonra sessizce oturdu. Bu dünyanın bir de öbür dünyası vardır derler, ama bugünün, bir de yarını olduğunu unuturlar.
Ve o yarınlar…
Bir gün ölüm, döşeklerini kendi evlerine serdi. Göz diktikleri kanlar, kendi evlerinde aktı. Ateşten gömleği; anne, baba ve çocuk, bir gün değil, her gün giyerek yaşamaya devam etti.
Çocuğu, Allah korudu. Belki düşünme yetisini aldı ama üstündeki ateşten gömlek, onun mutlu olmasına engel olamadı. Tıpkı kardeşleri tarafından kuyuya atılan Yusuf’un inancı ve şahitliği gibi…
Zorluk, insana sadece acı çektirmek için miydi? Galiba değildi!
Yusuf’un dediği gibi; “Bugün sizi kınama yok. Allah sizi bağışlasın!”
Kör bir insana ahengi, uyumu anlatabilirsin. Sağır bir insana da gösterebilirsin. Ama ruhu sağır olana hiç bir şey anlatamazsın. Çünkü bu dünyada kulakları duyduğu hâlde gerçeği anlamayan çok insan vardı. Dünyaya ilk gelen insan Âdem’in hangi dili konuştuğunu bilen var mıydı?
Yine de bu, iyinin de kötünün de doğmasına engel olamadı. Ne yaparsan yap, hiçbir şey değişmiyordu. Çünkü onların ruhu kör, sağır ve kötürümdü.