Kırık Vazo Teorisi

Kaos. Kulaklarımıza sızmaya çalışan parçalanmış, karışmış, bulanmış bir toz bulutu. Yeni Dünya’nın sesi, huzursuz edici bir öfkedir. Çok uzaklardan hızla gelen bu öfke, sirayet ettiği her dokuyu hasta etmekte, yakıp yıkmaktadır. Bir şeylerin değişeceği beklentisini romantik kafalarla bekledik. Oysa taş üstünde taş kalmıyor. Zemin oynaktır ve bu kaygan zeminde konuşmak, artık bir canavar işi hâline gelmiştir. Yeni Dünya’ya hoş geldiniz. Başımız dönüyor, yıkılıyoruz. Tek çözüm, olduğumuz yerde kaymadan durabilmektir.

Etrafımızda dönenler yabancıdır ve onları tanıma şansımız çok azdır. Eskisi gibi otuz yıllık dostlukların varlığından emin olamıyoruz. Bir insanı nerede tanırsınız? Yolda, tatilde, alışverişte... Ya da ticaretin en keskin anında. Görünmeyenin artık bir anlamı var mı? Zira derinin altında ve dilin ardında saklananları bilemez hâldeyiz. İlişkilerimiz, bir asansördeki gibi tahminlerle ve sanrılarla bir aşağı bir yukarı gidip geliyor. Sonra “Küt!” olur ve o muhteşem vazo çatlar, dağılır gider. Yenisini alıp “Ama ben onu çok seviyordum.” demenin faydası yoktur. Bu kaygan zeminde, sürekli bir kollanma hâlinde olmaktan yoruluyoruz. Zira bazı insanlar zaten robot gibidir; yapay zekâya ne hacet? Nitekim bir yapay zekâ ile dahi tartışabiliyor, hatta onun övgüleri karşısında kendimizi “Vay ben neymişim be!” derken buluyoruz. Bu, sahte bir onaylanma açlığının en güçlü kanıtıdır. Yalan övgülerle sandalyeden havalananların, yarın canavar olup aramızda dolaşmadığını kim söyleyebilir? Bu yüzden yapay zekâya güvenemeyiz; tıpkı bize sürekli bir şeyler anlatan, ama arkasında ne olduğunu bilemediğimiz insanlara güvenemediğimiz gibi.

Susmanın artık bir lüks olduğunu düşünüyorum. O kadar çok konuşan var ki. Bundan da öte, güçlü olmak, duygusuzlukla perçinlenmiştir. Hâlbuki gerçek güç esnekliktir. Duygusu olmayan devrilir, çatlar. Asıl güç budur. Bu ikiyüzlülük, en çok çevremizdeki manzaralarda görülür. Göz alıcı villalar, ağaçların kesildiği yerde yükselirken, villada purosunu tüttüre tüttüre iklimden bahsedenleri dinlemek, bu çağın en büyük ironisidir. Sokaklarda annelerin çocuklarını arabada unutup telefonda sörf yapması ve köpeğinin boynunu kırarcasına çekiştirerek yürütenlerin varlığı, bu kopukluğun sıradanlaştığını gösterir.

Tüm bu kaosun ve güvensizliğin içinde, geriye tek bir soru kalır: “Neden savunuyorsun?” Savunma, enerjiyi boşuna harcamaktır. Çözüm, basit: Durumun adını koymak ve savunmayı bırakmaktır. Artık kimseye yorum yapmıyor, pop corn gibi patlayıp o an ne varsa ona odaklanıyoruz. Çünkü yaşam o andır. Bu parçalanmış gerçeklikte ayakta kalmak için tek bir şey gereklidir: Korku ve küstahlık arasındaki o ince çizgiyi tanıyıp sürekli bir güven alanı inşa etme çabasından vazgeçmektir.

 

 

 

 


İlginizi Çekebilir

Doğanın Kalbi

Ayşe Şengül ÖZER

100

Ayşegül Gür

Kurabiye

Berrin SEVİLMİŞ KAYA