Özçekim

Alaycı, hatta sahte bir gülümseme ile deklanşöre bastım. Her yıl kendi fotoğrafımı çekip resmetmek benim için gelenek hâline gelse de son on yıldır sağlığım el vermediği için otoportremi yapamaz hâldeyim.

Bugün seksen yaşıma bastım ve hâlâ hayatta olduğuma şaşırıyorum. Şu yaşamak, ne zahmetli iş! Özellikle de çok genç yaşta en sevdikleriniz elinizden alındıysa bitmek bilmez sancılı günlerin esiri olursunuz. Tıpkı benim gibi. Anılar, anıları hatırlatır. Peş peşe dizilirler ve geçip giden her günün muhasebesini yaptırır insana. Görme duyum zayıfladığından beri ne çizebiliyor ne de yazabiliyorum. Sadece düşünüyorum. Benim gibi hayatında zerre güzellik barındırmayan bir insan için çok da matah bir şey değil aslında.

Ben doğduğumdan beri korku, üzüntü ve ölüm melekleri evimizin içindeydi ve peşimi hiç bırakmadılar. Çok küçük yaşta annesiz kaldım. Ona dair hatıralarımdan kalan iki şey var. Yeşil gözlerine çok yakışan kızıl saçları ve muazzam lezzetle pişirdiği patatesli turtası. Kokusuna doyamadan verem denilen illet onu benden aldı. Sekiz yıl sonra da ablam ve ben aynı hastalığın pençesine düştük. Ben atlattım. Ablam Sophie, benim kadar şanslı olamadı. Babam doktor olmasına rağmen aile bireylerini koruyamadığı için düştüğü ruhsal bunalımın acısını hep geriye kalan çocuklarından çıkardı. Ben, Andreas, Laura, Marie ve Igner her birimiz edindiğimiz psikolojik sorunlarla büyüdük. Sophie’nin bende ayrı bir yeri vardı. Ruhumun derinliklerinde açılan yaranın acısını hâlâ yaşıyorum. Annemin yokluğunu hissettirmemek, beni mutlu etmek için yoğun çaba harcardı. “Sen kalıbının adamı değilsin, senin imalatında kesin bir sorun var. Senin tersini çevirip iç dikişlerine bakmak lazım.” diyerek beni gıdıklar, kahkahayı basardı. Sonra keyiften bitik vaziyette birbirimize sarılı uyuyakalırdık. Gülme krizlerimizin ardından akıttığı gözyaşlarının manevi yoksunluğunun asıl kaynağı olduğunu çok sonraları anladım. Aslında hayat, onu daha on beş yaşında veremle imtihan ederken benim geleceğime gömdüğü üzüntü tohumlarına da onun gözyaşlarıyla can suyu vermiş oldu. Sophie’nin boğulurcasına öksürdüğü günler artmıştı. Her bir nöbet artık daha uzun sürüyor, çektiği ıstırabı kayıtsız kalarak izlemek ise benim için bir işkenceye dönüşüyordu. O bu hâldeyken nefes alıp verdiğim için bedenime haksız bir kazanç sağlıyormuşum gibi hissediyor, kendi kendimi suçluyordum. Annem gibi ablamın da beni terk ederek çıkacağı çaresiz yolculuk yakındı. Korku ve üzüntü ile zaman zaman yüzüne dokunmak ona güç vermek için yaklaşmak istesem de bulaşma riskine karşı hemen uzaklaştırılırdım.

Sophie’nin sol yanağındaki belirliliği herkes tarafından izlenir ışıltılı damarları sönmüş, mora çalmıştı. O diri, parlak yüzünden eser kalmamış, öksürmekten harap olan ölgün gözleri şuursuz boşluğa bakarken yorgun bedeni günden güne eriyerek bir deri bir kemik kalmıştı. Vahşi bir hayvanın böğürtüsü gibi çıkardığı o son sesi asla unutamıyorum. Odaya girdiğimde can çekişiyordu. Ciğerleri sökülürcesine ağzından gelmişti sanki. Yastığını boyayan kanlı balgamın yoğunluğu, tıpkı bir pancar jölesi gibi pelteli ve kıpkırmızıydı. Uzun kızıl renkli dalgalı saçlarının arasına sıçrayan kan lekeleri pıhtılaşıp kurumuştu. Ruhunun bedenini terk etme çabası yerli bir kazanım ile son bulurken ölümün ağırlığı bütün odayı yasa boğmuştu. Ablamı, sonsuz yolculuğuna bu şekilde uğurlamam, hayatımda büyük bir depreme neden oldu. Büyük bir sarsıntıyla yer ayaklarımdan kaydı; kocaman karanlık bir çukur açıldı ve ben o boşluğa düştüm. Kor bir kömür parçasına dönüşen kalbim, her pompaladığında bütün hücrelerime kıvılcımlar saçıyor, cehennemin en dibindeymişim gibi onun yanına gidebilmek için ölümü delice arzulayarak acı çekiyordum.

Babamın yaptığı sakinleştiricinin etkisiyle uzun bir süre uyumuşum. Tüylerimi diken diken eden is kokulu serinlikle ürpererek kendime geldim. Yerimden doğruldum ve aynaya baktım. Bir ilaçla kısırlaştırılan duygularım, sessizliğe mahkûm edilmişti. Haykırarak ağlama isteğim yersizdi. Ben artık eski ben değildim.

İçimdeki büyük boşluğu, yıllarca deli gibi çalışarak sanatıma yansıttım. Bütün eskizlerim ona çıkıyordu. Fırçalarımın ve alkolün esiri olmuş vaziyette; babamın deyimiyle “Tanrısız bir bohem” olarak Sophie’nin ruhunu boyayıp duruyordum. Ömrümden eksilen her günle ölüme biraz daha yakın olduğumu düşündüren kayıplarım oldu. Annem ve ablamın beni terk edişinin ardından kardeşim Andreas’ın intiharı, Laura’nın şizofreni teşhisi ile hastaneye yatışı ve babamın ölümüyle bir bakıma kader beni de yüreğimden vurup öldürmüştü.

Bu dünyada nefes alıp verirken mutsuzluktan gebermeme sebep olan başka şeyler de oldu elbet. Ah kadınlar! Hepsi birer kancık. Onlar yatağımıza girip hissettirmeden yavaş yavaş zehirleyen, dölümüzü emen şeytanın sülükleri sadece. Hayatıma giren kadınların en uysalı olduğunu düşündüğüm Tulla bile onu istemediğimi söylediğimde vahşi bir yaratığa dönüşerek bana silahla saldırmıştı. Elinden almaya çalışırken patlamış ve kurşun sol elimin yüzük parmağına isabet etmişti. İlk anda acı hissetmesem de Tulla’nın saçının arasında tırnaklı parmak ucumu fark ettiğimde elim birden ağrı ile zonklamaya başlamıştı. Sarkan tendondan fışkıran kanı görünce bir hışımla masa örtüsünü elime sararak kanayan uzvuma bastırmıştım. O anda, bütün hırsını almış gibi bana keyif dolu bakmıştı. Dudağının kenarına bulaşmış iki damla kanı bir vampir gibi zevkle yalayıp sonrasında soğukkanlılıkla ardına bakmadan çekip gitmişti. O hâlimde şükrettiğim tek şey, şeytanın sol elimi vurmasıydı. Zira ben resim yapmadan asla var olamazdım.

Şehir merkezinden uzaklaşmamın iyi geleceğini düşünerek Oslo’nun en nadide manzaralarından birine sahip bir banliyöye taşındım. Köpeklerimle, yazılarımla ve resimlerimle sakin bir hayat sürmeyi umuyordum. Evim, kardeşim Laura’nın yattığı hastaneye yakındı. Sophie öldükten sonra eşyalarını karıştırırken annemin tarif defterini bulup saklamıştım. Zaman zaman onu ziyarete gidiyor, annemin yaptığı turtalardan götürüp mutlu olmasını sağlıyordum. Yemek tarifini tarihin tozlu sayfalarından çıkarıp yapmaya başlayalı epey oldu fakat her defasında lezzeti benzeyecek mi diye endişe ediyorum. Haşlanmış dört büyük patatesten yapılmış sade bir püre içine bir yumurta kırıyorum. Rendelenmiş peynir, taze yeşillikler, tuz, karabiber ekleyip karıştırıyorum. Sonrasında azar azar un ekleyerek elde ettiğim hamuru, yağlanmış bir fırın kabına kalınca bir tabaka yayıyorum. Üzerine minik tereyağı parçacıkları koyarak fırına atıyor, kızarana kadar başında bekliyorum. Çünkü her defasında fırın, annem kokuyor ve ben sarılmak istiyorum. Laura, üzerinde tereyağında kavrulmuş soğanla yemeyi çok seviyor. Ben ise hep yalın.

Yine öyle bir hasta ziyareti günü, patatesli turtamı hazırlayıp evden çıktım. İki komşum, kapı önünde ayaküstü laflıyorlardı. Beni görünce yol boyu eşlik etmek istediler; beraber yürüdük. Oslo fiyordunun belki de en güzel manzarasının olduğu köprünün üzerine geldiğimizde içime bir sıkıntı çöktü. Önce uğultuyla beraber hüzünlü bir esinti oldu. Kendimi bitkin hissettim; çitlere yaslandım. Bir adım daha atacak hâlim yoktu. Arkadaşlarım, benim durumumu fark etmeden yürümeye devam ettiler. Yeryüzündeki her bir canlıyı sağır edecek kadar kuvvetli bir çığlık duydum. Doğanın çığlığıydı bu. Ağzım açık, ellerim kulaklarımda kalakaldım. Bir türlü susmuyordu. Doğa acı çekiyordu. Gözlerim fal taşı gibi açık, kıyameti izliyordum. Sanki bir güç, kör bir bıçakla gökyüzünü deşmiş de öldürmeden ıstırap çektirdiği bir işkence yöntemi uyguluyor gibiydi adeta. Ateş damlaları doğanın renklerini, maddelerin biçimlerini değiştirmeye başlamıştı. Alev alev yanan gökyüzü, bir mum gibi erirken fiyordun üstüne kan çiseleyen dalga dalga kızıl bulutlar tıpkı Sophie’nin hasta yatağındaki hâli gibi acı acı feryat ediyordu. Kulaklarımı tıkamam, içimi titreten korkum nafileydi. Biliyordum, vakit gelmişti artık. Biraz önce çok uzaklarda görünen iki gemi, bana doğru süzülüyor, korku ve ölüm yüküyle beni almaya geliyordu. Arkadaşımın “Edvard, iyi misin?” diye seslenişi ile irkildim ve her şeyin bir sanrı olduğunu o an anladım. “İyiyim, geri dönmem lazım.” dedim ve yanından ayrıldım. 

Eve vardığımda, yaşadıklarımı alelacele günlüğüme yazdım. Bir yıl sonrasında da resmettim. Bir kâbus gibi üzerime çöken o dakikalarda gördüklerimi fırça darbeleriyle ölümsüzleştirdiğimde tarih 1893 yılını gösteriyordu.

Bağımlılığımın da etkisiyle dehşet dolu buhranlarım peşimi hiç bırakmadı. Hastanede yatmam şart olmuştu. Öyle de yaptım. Sonrasında anksiyete ve alkol tedavim bitti ve eve döndüm. İçki şişelerim hariç her şey bıraktığım gibi yerli yerindeydi. Gelir gelmez ben yine aynı şeyi yaptım. Tuvalimin karşısına geçip hastaneden eve kadar süren yolculuk boyunca görünenleri değil, gördüklerimi resmettim. 

 

 

 


 

 


İlginizi Çekebilir

Pay

Niyaz Feyza ŞEKEM

Trafik Cezası

Nehir KUZU

Sevme Biçimleri

Gülgün BİLGİÇ