Türkan

Taksiden Reşit Paşa Caddesi ile Marmara Caddesi’nin kesiştiği köşede indi. Bir süre şaşkın şaşkın etrafına bakındı. Ne kadar değişmişti her şey! Cadde trafiğe kapatılmıştı. Aşağıdaki havuz duruyordu. Ama eskisinin yerine daha fiyakalısı yapılmıştı. Marmara Sineması’nın yeri otopark olmuştu. Yavaşça sol yanına döndü. Bekir Bakkal ile arkasındaki Kardeşler Sineması’nın yerinde de koca koca binalar vardı. Çakıcı’nın yazlık sineması da az yukarıdaydı. Bastonuna dayanarak yavaş yavaş yürümeye başladı. Yüz metrelik mesafede birkaç kez durup nefeslendi. Avurtları birbirine yapışmış, bir deri bir kemik kalmıştı. Üstündeki giysiler sanki birkaç beden büyüktü. Caddenin ortasında durdu, etrafına bakındı. Önündeki banka yavaşça çöktü. Bastonunu bacaklarının arasına aldı. Gözleri tam karşısındaki apartmanla çarşı arasında gidip geliyordu. Çenesini bastonun sapını kavrayan elinin üstüne koydu. Dalıp gitti.

Hey gidi günler, hey!.. Çakıcı’nın yazlık sinemasının yerine apartmanla çarşı dikmişler. Ben onu ilk kez Çakıcı’nın sinemasında görmüştüm. Hatırlıyor musun o günü Türkan? Ben dün gibi hatırlıyorum. Zaten hiç unutmadım ki! O yaz akşamı arkadaşlarla sinemaya gelmiştik. Saçların o zaman kumraldı. Omuzlarından aşağıya dalgalanarak dökülüyordu. İlk dikkatimi çeken gözlerin oldu. Aman Ya Rabbim!.. Ben ne böyle bir göz ne de böyle bir bakış görmüştüm. Gözlerimi alamıyordum. Sen, “Zokayı yutmuş lodos balığı gibi ne bakıyorsun arkadaş?” deyince yerin dibine geçtim. Utancımdan sana bakamıyordum. Aslında kaçıp gitmek istiyordum. Ama hareket edemiyordum. Bir süre sonra hâlime acımış olacaksın ki, “Affedersin demin için. Maksadım alay etmek değildi, birden şaşırdım.” deyince kafamı kaldırdım, yeniden gözlerine baktım. İşte ben o gün gözlerinin içinde kayboldum. Bir daha da yolumu bulup çıkamadım. Gerçi çıkmak istedim mi onu da bilmiyorum.

Ben ölüyorum Türkan! Aslında ölmüş olmam gerekiyor. Doktorların biçtiği zaman çoktan doldu. Azrail unuttu galiba. Uzatmaları yaşıyorum. Ama hissediyorum vaktim kalmadı. Onun için geldim yıllar sonra. Elli yıl oldu buralardan gideli. Seninle tanıştığımız yerde vedalaşmak istedim. Pişmanlıklarımla bu aşkın başladığı yerde yüzleşmek istedim. Sen, “Yüreğim kaydıysa günah mı?”, “Seninim işte! Alıp götürsene beni!” dediğinde korktum. Tutup elinden götüremedim. Hayattaki en büyük pişmanlığım bu, biliyor musun? Zamanı geri sarabilsem her şeyi göze alır, ölümü bile, alıp götürürdüm seni. Oysa sen, “Beraber gidelim.” demiştin ısrarla. O zamanlar toydum. “Nereye?” dedim saf saf! Sen de, “Ooooo!.. Yer mi yok? Bilmez gibi sormaz mısın?” diye kızmıştın bana. Bilsem sorar mıydım hiç! Ben sevmeyi yeterli sanmıştım. Meğer yetmezmiş. Sevgi emek demekmiş. Ben o zamanlar bilemedim.

Ah Türkan, ah! Bir türlü kavuşamadık şu dünyada. Ben seni sevmeyi hiç bırakmadım. Ama sen bir gün alıp başını gittin. “Evlendi.” dediler. Dünyam başıma yıkıldı. Günlerce ağzıma bir lokma koymadım, yorgan döşek yattım. Zavallı annem günlerce başımda gözyaşı döktü. Beni ayağa kaldırmak için götürmediği doktor, üfürükçü kalmadı. Sonunda biraz toparlandım, ayaklandım. Bu kez de seni unutayım diye evlendirmek için kolları sıvadı rahmetli. Her gün bir gelin adayı buluyordu. Ben adını sanını sorup olmaz diyordum. Annem, “Olmayan yerini söyle de olduralım.” diyordu. Nereden bilsin ki zavallı annem, olmayan bir şey yoktu! Olmayan sendin.

Sen de beni sevmiştin Türkan. Yanılıyor muyum? Ya da ben mi öyle sanmıştım? Yok! Yok! Sevmiştin, sevmiştin. Senin için bir şey ifade etmesem, ne giysen yakışmış mı diye sorar mıydın hiç! Oysa ne giysen yakışırdı ve ben seni çok kıskanırdım. Öyle güzeldin ki terk edip gitmenden korkardım. İçim içimi yerdi, yanıt vermezdim. “Yakışmamış mı yani?” diye ısrarla sorardın. Ben yakışmış diye geçiştirirdim bazen. O zaman “Olmuyor mu? Artık şirin değil miyim ben?” diye çocuk gibi nazlanırdın. Bazen de senin krizin tutar, beni Handan’dan kıskanırdın. “Şimdi söyle! Handan’ı mı çok seviyorsun beni mi?” diye sıkıştırırdın. Handan’ı hiç sevmedim diye yemin billah ederdim; o zaman sakinleşir, “Sahi sevmemiş miydin? Ne olur söyle, seviyor musun beni?” diye gönlümü almaya çalışırdın. Seni çok sevdiğimi ama bu aşkın sonundan korktuğumu söyleyince, “Ben seni sevmekten korkmuyorum.” diyerek korkaklığımı yüzüme vururdun sanki.

Sonunda bir gün beni yine karşısına oturttu annem. Başladı bulduğu yeni gelin adayını ballandıra ballandıra anlatmaya. Lafını kestim, “Adı ne?” diye sordum. “Türkan” dedi. “Hemen git, iste!” dedim. Ben karımı nikâhta gördüm. Otuz yıl aynı yastığa baş koyduk. Bir oğlumuz oldu, ellerinden öper. Senin de kızın varmış, Allah bağışlasın. Ne anlatıyordum? Oğlumun da bir kızı oldu. Adını ben koydum… Türkan…

Seni bir gün hiç istemeden ağlatmıştım Türkan! “İnsan sevebileceği birini buluncaya kadar kaç kişiyi sevdiğini zannediyor!” demiştin, anımsıyor musun? Çok düşünmüştüm bunu. Çünkü ben ilk seni sevmiştim. Sevebileceğim biri sendin benim için. O zaman senin geçmişini bilmediğimi fark ettim. Acaba beni bulana kadar kaç kişiyi sevdiğini zannetmiştin? Ya da kaç erkek sevmişti seni? Bu soru kafamın içinde dönüp duruyordu. Birkaç gün kıvrandıktan sonra kafamdakileri sordum sana. Çok sinirlendin. “Daha önemli bir şey yok senin için. Çünkü sen bana hep böyle baktın. Bel, kalça, göğüs olarak gördün beni. Et olarak gördün. Bir tek defa insan olarak baktın mı bana? Anlamaya çalıştın mı beni?” deyip gözyaşlarına boğuldun. Sormaz olaydım! Seni ağlattığım için kahrettim kendimi. Keşke yer yarılsaydı da içine girseydim.

Eşimi geçen yıl kaybettim. Bana kırgın gitti. Torumuzun adını Türkan koyunca, “Niçin Türkan?..” diye sordu. “Babaannesinin adını taşısın diye.” dedim. Gözlerime baktı, kırgın kırgın gülümsedi, “Beni mi daha çok sevdin onu mu?” dedi. Donup kaldım. Cevabımı beklemeden kalktı mutfağa gitti, hamur yoğurmaya başladı. Tek kelime etmeden akşama kadar mantı yaptı. Ah Türkan, ah! Ben seni çok sevdim.                  

Bir süre Çakıcı’nın sinemasının olduğu yere yapılan Hızırbey Çarşısı ile Çakıcı Apartmanı’na baktı. Çarşıyla apartmanın silüeti yavaş yavaş silindi, Çakıcı’nın sineması belirdi. Eskisi gibiydi her şey! Girişteki afişlerin etrafındaki rengârenk ampuller yandı. Her yer ışık seline boğuldu. “Vakit tamam ha!” diye mırıldandı. Oturduğu bankta yana kaykıldı, kafası yanında oturan genç kadının omzuna düştü. Telefonunda bir şeylere bakan kadın irkildi, panikle ayağa kalktı. Desteksiz kalan vücudu yavaşça bankın üstüne düştü. Kadın bir yandan “Amca!.. Amca!.. İyi misin?” diyor bir yandan da “Doktor yok mu?” diye bağırıyordu. Onlarca insan toplandı bir anda çevrelerinde. Halka olmuş, film izler gibi izliyorlardı. Genç kadın, yaşlı adamın yaka düğmesini çözmeye çalışırken “112’yi arasın birisi!” diye feryat ediyordu. Genç bir adam geldi, “Ben doktorum. Açılın şöyle, hava alsın amca!” deyip kalabalığı biraz uzaklaştırdı. Bir yandan yaşlı adamın nabzına bakarken bir yandan da “Amca, beni duyuyor musun? Duyuyorsan gözünü kırp! Adın ne amcacığım?” diyordu. Yaşlı adam bir an gözünü açar gibi oldu, titreyen dudaklarının arasından tek bir kelime döküldü:

­– ­Türkan!..

Çakıcı’nın sinemasında film bitmişti. Perde karardı, bol çizikli siyah zeminin üzerinde “SON” yazdı. Yazlık sinema parlak yoğun bir ışıkla aydınlandı. Işığın ucunda Türkan’ın gülümseyen yüzünü gördü. Ona doğru yürüdü.

 


İlginizi Çekebilir

Maviliklerde

Fatma SOYER

Köz

Merve BİÇER