Cıss Cıss Cıss

Bizim mahallede haftada iki gün pazar kurulur.  İnsanlar taze meyve, sebze almak için sabahtan akşama kadar tezgâhların önünü doldurur. Rengârenk, birbirinden lezzetli meyvelerin doldurduğu cazip pazar tezgâhlarında pazarcılar; müşterilerin gelip onları satın almasını bekler. Gerçi el yakan ederleriyle dünya nimeti meyve ve sebzeleri sofraya koymak artık kolay değil, taneyle alacak kadar pahalı her şey. Kiloyla alıp evine götürecek müşteriler ise bando ile karşılansa yeridir hani!

Ben de bazen ihtiyacım olan sebze ve meyveleri almak için bazen de sadece dolaşıp renk cümbüşüyle gözlerimi şenlendirmek için pazara giderim. Çocukluğumdan beri meyveyi severim. Küçücük bir veletken koca bir mandalinayı bütün hâlde ağzıma atarak boğulma tehlikesi geçirmişliğim vardır, öyle bir sevmek… Renk renk tezgâhlarda neler var neler: Özenle dizilmiş kıpkırmızı kiraz, sapsarı malta eriği, iri iri yeşil papaz eriği, mis kokulu çilek, bal gibi kayısı; ekonomik sıkıntılara ve hayat pahalılığına uyum sağlayan, bütün satılmak yerine dilimlenmiş hâlde bekleyen karpuz… Ah, herkesin sevdiği ama git gide ulaşılmaz hâle gelen karadut…

Tezgâhlarına bağıra çağıra müşteri çekerek ekmek parasını kazanmaya çalışan esnafın önlerinden sebze ve meyvelere baka baka geçerken her zaman alışveriş yaptığım tezgâha yaklaştım.  Artık tanış olduğum pazarcı Nevzat Abi, bir yandan “Kışt kışt!..” hareketi yapıyor, bir yandan “Cıss cıss, cıss cıss!..” diyor, bir yandan da ne yapacağını bilmez hâlde etrafından yardım ister gibi bakınıyordu. İlk bakışta ne olduğunu anlamadığım komik durum beni güldürmeye yetti ama pazarda dolaşanlar bu yardım çağrısını duymaktan çok uzak, kendi hâllerindeydi. İnsanlar, her renkten ve leziz görünen meyvelerin üzerinde yazan fiyat etiketlerini görünce hiçbir şey almadan geçip gidiyor, tezgâhın diğer ucunda kıpırdamadan duran çocuğu da görmüyordu. İlk bakışta kıpırdamadan duruyor izlenimi veren çocuğun, etiketlerde yazan rakamlar hiç mi hiç umurunda değildi. Zaten hangi çocuğun umurundadır ki para?.. Herkesin sevdiği meyve dediğim, pahalı mı pahalı, gramajları ayarlanmış küçük plastik kutulara yerleştirilen nazenin karadutun başında; bayağıdır banyo yüzü görmediği belli, üstü başı kir pas içinde, saçları toz ve pislikten birbirine girmiş, üç-dört yaşlarında zayıfça bir kız çocuğu bacak kadar boyuyla yerini almıştı. Yavru bir sokak kedisini andırıyordu. Bu sokak kedisi görünümlü kız çocuğu, tezgâhtaki renk cümbüşünün cazibesine dayanamamış olacak ki kendisine en yakın duran kutulara iki elini daldırmış, minicik eliyle tutabildiği kadar karadutu ufacık ağzına sığdırmaya çalışırken diğer eliyle de öteki küçük plastik kutudan aldığı dutu sıkı sıkı tutuyordu. Ağzını şapırdata şapırdata büyük bir iştahla dutları yutarken dudaklarının kenarından akan mosmor suları leke içindeki tişörtünün koluna sürüp nefes almadan yemeye devam ediyordu. Boyuna bakınca ondan beklenmeyecek kadar hızlı hareket ediyordu. O kadar büyük bir zevkle ve tadını çıkara çıkara yiyordu ki insan, âdeta bütün meyveleri çocuğun önüne koyup yemesini seyretmek istiyordu. Çipil çipil bakan kahverengi gözleri, önündeki karadutlardan başka bir şey görmüyordu. Yaptığı bu ciddi işe odaklandığından etrafında bağırıp çağıran esnafı, alışveriş yapan kalabalığı, gürültüyü duymuyordu. Bu küçük çocuğun annesi, babası, kimi varsa neredeydi acaba? Belki de pazarın kalabalığında bir anda yanından kaybolan çocuğunu arıyordu, kim bilir? Kendini lezzetli mi lezzetli meyvenin tadına kaptıran bu ufaklık, bir yandan ne yapacağını bilmeden bakan bir yandan da sermayeyi kediye yüklediğini düşünmeye başlayan pazarcı Nevzat Abi’nin onu tezgâhtan uzaklaştırma çabasının farkında bile değildi. Nevzat Abi’nin, fakir bir aileden olduğu her hâlinden belli olan ve zevkle karadutları mideye indiren çocuğa müdahale edip etmemek arasında kaldığı çok belliydi. Vicdanı çocuğu kovmaktan alıkoyuyordu onu. Yoksa kocaman cüssesiyle el kadar çocuğun kolundan tutsa hemen oradan uzaklaştırabilirdi. Bir yandan acıyan gözlerle bakarken bir yandan “Tövbe tövbe!..” diyerek başını sallıyor, çocuğu korkutmak istemediğinden uzaktan sesleniyordu: “Cıss cıss, cıss cıss, cıss cıss!..” İki küçük kutuyu boşaltıp ağzını yine koluna silen çocuk, pazarcı Nevzat Abi’nin şaşkın bakışları altında koşarak kalabalığın arasında kayboldu.  Karadutların içine büyük bir iştahla ve zevkle dalan, bana çocukluğumu hatırlatan bu sevimli çocuk; büyük usta Goethe’nin “Hayattan keyif almak için beklemeye gerek yok, bulunduğumuz her anın tadını çıkarmak yeterlidir.” sözünün vücut bulmuş hâliydi sanki.

 


İlginizi Çekebilir

Özlem

Neslişah ŞAHİN

Satılmış'ın Kurtuluşu

Nazmiye DEMİRCİ