Şems Etkisi
Ben Kiraz... Türkiye haritasına yüzünüzü döndüğünüzde, ortadan iki eşit parçaya ayırdığınızda sağında kalan (Karadeniz kenarı hariç) yüzlerce köylerden birinde, kızlarını çocuk olarak saymayan, her kızı doğduğunda günlerce eve uğramayan bir babanın üçüncü kızı olarak dünyaya geldim. Sadece bir iş buyururken benimle konuşan, bir kez bile başımı okşamayan, yüzüme hiç gülümseyerek bakmayan, ağzından bir kez bile “kızım” sözcüğü çıkmayan bir baba... Tüm babalar gibi yani köyümüzdeki tüm babalar gibi...
Zavallı annem, “ben oğlan doğuramıyorum” diye, babama kendisi kız buldu. Daha doğrusu, parasını verip aldı. Ona sormadılar bile isteyip istemediğini. Ahırından bir hayvan satar gibi sattı babası onu. Kim bilir ne hayalleri vardı kızcağızın...
Köyüm, ilçeden kırk kilometre uzakta, rakımı bin metre civarında, bir vadiye kurulmuş yüz yirmi haneli bir yerleşim yeri. Kışın yağan her kar donduğu için bahara kadar toprağı göremeyiz, bu yüzden de sebze ve meyve yetişmez. Gördüğümüz tek ağaç, dere kenarına dikilen kavaklardır. Evlerimiz topraktan ve bir odamız kışlık yiyeceklerin (patates, un, bulgur, peynir) depolandığı kiler olarak kullanılır. Tuvaletlerimiz dışarıda, yakıtımız tezek.
Kar yağınca üç dört kilometre yolu kızakla gider, oradan kamyonla ilçeye ulaşırız.
…
Her yerde böyle olmadığını çok sonradan öğrendiğim bir “töre”miz var. Bir genç kızın, ona uygun yaşta bir erkek kuzeni varsa, o kız ona düşer, yani onunla evlenir. Ancak erkek bir başkasına gönül verirse, kuzenini almayacağını duyurur, o zaman o kıza başkaları talip olabilir. Ama kızın öyle bir hakkı yoktur, ona asla sorulmaz.
İşte, ben de öğretmenin zoruyla gidebildiğim ilkokulumu bitirdikten dört yıl sonra, bu töre gereği, emmimin oğluyla evlendirildim. Üstelik gönlümde başka biri olduğu hâlde... İki kızım oldu. Babam gibi eşimce de yok sayıldım, sadece işi düştüğünde konuşulan... Kızlarımdan sonra “anası gibi bu da oğlan doğuramayacak” dedi, kayınvalidem. Bu demekti ki üzerime kuma gelecek. Daha yirmi bir yaşındaydım, “belki olur” bile diyemedim. Kısa bir süre sonra kayınvalidem, komşu köyden bir kızı satın alıp geldi. Bana sormadılar bile... Odalarını ben hazırladım, bunun nasıl bir duygu olduğunu kelimelerle ifade edemem.
...
Bir gün, “müdür çocukları kaydetmek için dolaşıyormuş” dediler. Büyük kızımın okul yaşı gelmişti. Mutfakta yemek yapıyordum. Kayınvalidem kapının önünde, tıraş edilen koyunların yünlerini eğiriyordu. “Merhabalaar!” diye, bir ses duydum. Sonra devam etti. “Okul çağına gelmiş çocuğunuz var mı?”
Kulaklarıma inanamadım, bir kadındı bu! Müdür, kadındı! Daha önce hiç kadın öğretmen görmemiştim. Pencereye koştum. Uzun boylu, dalgalı kısa saçlı, güler yüzlü biri, gözlerimi alamadım, bakakalmışım. Kayınvalidemin “Yok!” sesiyle irkildim. Ok gibi fırladım dışarıya, “Adiş var ya ana!” dedim. Sonra ona döndüm. “Hoş geldin!” dedim. “Sen müdür müsün?” Çok içten gülümsedi, “Aslında öğretmenim, yeni mezunum ama öğretmen olmayan köylere atandığımızda müdür yetkisi de bize veriliyor.” dedi. Ben hayran hayran bakarken, “Kızınız kaç yaşında?” dedi. “Altısı bitti.” derken, kayınvalidem, “Babası yok burda, ona sormadan olmaz.” diye atıldı, bana ters ters bakarak .Eşim köyde çalışacak yaşta olan bütün erkekler gibi mevsimlik yol işçisiydi, kış başlarken eve dönüyorlardı.
Birden ciddileşen müdür;
“Babası burada olsun olmasın, okul çağına gelmiş her çocuğu yazmak zorundayım, çünkü ilköğretim zorunludur ve ilköğretim çağındaki çocukların velileri, öğrencilerin okula devamını sağlamakla yükümlüdür. Aksi halde sizi şikâyet etmek durumunda kalırım.” dedi. Aman Allah'ım, ne güzel konuşuyordu, neler biliyordu erkek gibi... Sarılmak istedim ona, ellerinden öpmek...
Evimiz okula yakındı. Su doldurmaya gittiğim bir gün, okulun önünde otururken gördüm onu. Koşarak yanına gittim, şaşkın bakışları altında sarıldım ona, aynı benim gibi biriydi o da... Sonra utanarak geri çekildim. “Kusura bakmayın müdür hanım, teşekkür ederim kızımı yazdığınız için.” dedim. “Ah canım, teşekküre gerek yok, bu benim görevim!” dedi. “Olsun!” dedim, “Öyle güzel konuştunuz ki karşı çıkamadı kayınvalidem.”
“Otursana!” dedi, çekinerek oturdum. “Güneş” miş adı. Onun doğduğu yerde, babalar kızlarını da çok severmiş. Kucağına alır, öperlermiş. Güneşim dermiş babası ona, yaşam kaynağım... Elinde yüzük vardı. “Evli misin?” dedim. “Nişanlıyım.” dedi, sevdiğiyle nişanlıymış, o da öğretmenmiş, onlar kuzenleri ile evlenmek zorunda değillermiş. Kiminle isterlerse onunla evlenirlermiş. Başım uğuldamaya, gözlerim kararmaya başladı, söylediklerini anlayamıyordum, bayılacak gibiydim... “İyi misin?” dedi, su verdi bana, ellerimi tuttu yumuşacık elleriyle... Derin derin nefes aldım. “İyiyim Güneş Hanım, iyiyim, hem de o kadar iyiyim ki…” dedim. O an, orada kararımı vermiştim; benim kızlarım da böyle olacaktı. Benim, ablalarımın, annemin, anneannemin yaşadıklarını yaşamayacaklardı.
…
Güneş Hanım’la sık sık görüşmeye başladık. Arkadaşım oldu benim, sırdaşım. Her şeyimizi anlattık birbirimize. Nişanlısı ceza evindeymiş, çok şaşırdım, “Suçu ne?” dedim. Gözleri daldı, “Vatanını çok sevmek…” dedi. Anlayamadım. Geçen yıl (1980) yapılan darbede tutuklanmış. “Aramızda kalsın!” dedi. “Oyyy! Canımı veririm, sırrını vermem.” dedim, sarıldı bana sımsıkı, o da ağladı...
Üzerime gelen kumamın, çocuğu olmadı. Kayınvalidem alıp geldiği gibi götürüp bıraktı. Zavallı kızcağız, gittiğine üzüleceğimi tahmin etmezdim.
Eşim, evde olduğu zaman, Güneş Hanım’la sohbetlerimize kulak verdiğinden olsa gerek, o da artık benimle sohbet eder oldu. Çünkü öyle şeyler anlatıyordu ki öğretmen, inanılır gibi değildi. Törelerin içine sıkışıp kalmış, bomboş bir hayat geçirdiğimizi fark etmiştik.
Bir gün su doldurup eve geldiğimde, kapıyı açacağım sırada, eşim ile kayınvalidemin bağrıştıklarını duydum. “Hayır, ana!” diyordu, eşim. “Bir kuma daha getirmeyeceksin Kiraz'a. Olmazsa olmasın oğlum, iki kızım var işte…”
Olduğum yere oturdum, kayınvalidem, “Utanmadan kızım diyorsun bir de ha! Nasıl gireceksin toplum içine, nasıl dik tutacaksın başını?” diyordu, çirkin sesiyle. “Yeter!” dedi eşim. “Yıllardır bu anlamsız fikirlerle zehirlediniz bizi, bak Güneş Hanım’a erkekten eksiği var mı? Kat kat daha üstün bizlerden, ben de okutacağım kızlarımı.”
Allah'ım doğru mu duyuyordum ben, eşim mi diyordu bunları? Kayınvalidem devam etti. “Zaten o geldiğinden beri değiştiniz siz, asıl o zehirliyor sizi.”
Eşim, “Tamam ana, kapat bu konuyu"!” derken içeri girdim. Suları yerine koydum, odama geçtim, başımı yastığın altına sokup hüngür hüngür ağladım. Evet, güneş doğmaya başlamıştı evimize...
Üçüncü sınıfa geçmişti Adiş, çok başarılıydı.
Bir pazartesi günü ilçeden dönen (ilçenin pazarı, pazartesi günüydü ve köyden kamyon sadece pazartesi günleri gidiyordu) Güneş Hanım, sevinçle bize geldi. “İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne hizmetli alınacakmış. Mehmet başvursun, elimden geldiğince yardımcı olacağım.” dedi. Sevinç ve heyecandan titremeye başladım. Eşim ahırdaydı, koşa koşa gidip çağırdım. O da çok heyecanlandı. Bu bizim için karanlıktan ışığa çıkmaktı. Ertesi pazartesi birlikte gittiler, eşim başvurusunu yaptı. Bir ay sonra sınav vardı. Güneş Hanım, her gün okuldan sonra bize geldi ve Mehmet’e ders verdi. İlkokulda da dersleri iyi olduğu için sınavda yeterli puanı aldı ve hizmetli olarak işe girdi. İnanamıyordum, devamlı “Rüya görmüyorum değil mi?” diyordum. Çünkü Mehmet’in oraya girmesi demek, kızlarımın hayatının kurtulması demekti. Okuyacaklar, evlenecekleri kişiye kendileri karar verecekler, üstlerine kuma gelmeyecek, demekti.
İlçeden ev tuttuk, kayınvalidem bizimle gelmeyi kabul etmedi. Diğer oğlunun evine geçti. Kamyonla eşyamızı götürdük. Evimiz iki oda, bir salon. Tuvalet içinde, su evde musluklardan akıyor. Böyle bir hayatı hayal bile edemezdim. Hâlâ rüya görüyorsam, uyanacaksam diye korkuyordum.
…
Güneş Hanım, ilçeye her inişinde bize geldi. Ailemizden biri gibi oldu. Her yıl köyden beşinci sınıfı bitiren kız ve erkekleri, Devlet Parasız Yatılı Okul sınavlarına götürdü. Çoğu kazandı, kızların ailelerini razı etti, onları da kurtardı. Dört yıl çalıştıktan sonra tayin istedi ve gitti.
…
Bugün, hayatım boyunca minnettar kalacağım, canım, dostum, kardeşim Güneş’imin düğünü var. Her şeyden çok istediğim hâlde gidemedim. Neden mi? Bir hafta önce doğum yaptım, adını “Şems” koyduğumuz minik bir oğlumuz var...